Haber Merkezi

04/01/11

Karaborsacı Nesim

 

 

İlyas Halil - Sansürsüz.com 28 Şubat 2008

 

KANADA - Bir haftadır Montreal’de gök yitmiş. Un inceliğinde amansız bir kar  iniyordu.
 Bir haftadır gök yer çekimini bulmuş, varını yoğunu, karını buzunu  yeryüzüne döküyordu.
*


Ertesi günü New York Economic Forum’un hazırladığı “Milliyetçiliğin Olumsuz Etkileri”  sempozyumuna davetli idim. Tanıdığım  öğretim üyesi McGill,  Quebec Hükümetinin
 1977 tarih ve 101 sayılı Dil Kanunu’nun etkileri konusunda konuşacaktı.


*
1977 korku içinde yaşadığımız bir yıl olmuştu; çünkü bundan böyle Quebec eyaletinin resmi dili Fransızca oluyor, İngilizce’nin kullanılması kısıtlanıyordu. Kanada’daki  İngiliz  basını  Montreal’i 1934 yılının  Berlin’ine  benzetiyordu. Havada korku vardı, azınlık tedirgindi. Göçmenin, geçip gittiğini sandığı  iktisadi düzensizlik yine başına musallat olmuştu. Kara günler geri gelmişti.  Milliyetçi dalga galeyan halindeydi. Yahudi ve iş sahibi İngiliz azınlık evlerini yok pahasına satıyor, işlerini Toronto’ya  taşıyordu. O yıldan sonra ev fiatları düşecek, Montreal’in nufusu  birkaç yıl için  azalmaya devam edecekti.


Montreal’de iş adamı,  dağ tavuğu çil yavrusu  gibi dört bir yana dağılıp gitmişti. Ünlü  St. James Caddesi  Kanada’nın para  merkezi olmaktan çıkıp, kuzeyde bir Eskimo köyünde kardan  yapılmış evlerin sıralandığı  rastgele   bir sokağa benzeyecekti.


*


Sempozyuma katılmaktansa, doğrusu şöminede yanan odunun karşısında kitap okumayı tercih ederdim.  Özür diledim. Gelemeyeceğimi bildirdim. New York’tan iktisatçı  arkadaşım David  Kahan telefon etti. Sempozyumda beni görmek istediğini söyledi.   Türkiye’de doğmuş  iktisatçı Naum Bezler ile tanışmamı istiyordu. David’i kırmak istemedim.


*


 Ertesi günü Queen Elizabeth Oteli’nde  buluştuk. Naum Bezler’i tanıdım. Adını bilmediğim bir üniversitede  öğretim üyesiydi.

 

Naum’un konuşması, jestleri nedense bana yaşadığım kasabayı  anımsatıyordu. Kahveci dükkânından  az önce çıkmış gibiydi. Üstü başı Akdeniz kokuyordu.
“Türkçe’yi unutmadığından eminim “ dedim.
“Evet”dedi, “ az da olsa hâlâ konuşabiliyorum.“
“Türkiye’den hangi yıl ayrıldın?” dedim.
“1948’in sonunda“ dedi. “ Ilkokulun birinci sınıfındaydım. İsrail’e göç ettik. Çamaşır  kazanının odun ateşinden kaçıp fokur fokur kaynayan suya atladık…  Ama Hayfa’da vapurdan indiğimiz gün Moşe Dayan’la  eşit vatandaştık.”
“ Nerede yaşıyordunuz? “ dedim.
“ Güneyde 20 bin nüfuslu küçük bir kasaba idi” dedi, “bileceğini prk sanmıyorum.”
“Mersin miydi?” dedim.
“Evet” dedi, “nereden bildin?”
“İsrail’e ilk göç “ dedim “Istanbul’dan, İzmir’den sonra  Mersin’den oldu. Mersin’i iyi bilirim.”


*


Otelin lobisinde oturduk. Sempozyumun başlamasını bekliyoruz. Naum’u dinliyorum.


“Babam Selanik’li  fakir  bir  Yahudi idi” dedi. “1933 depresyonunda  İstanbul’dan Mersin’e gelmiş. Bir süre Mersin’de  Arap kökenli  manifaturacıların yanında tezgâhtar olarak çalışmış. Arapça ve Rumca öğrenmiş. 1936 yılında eşek sırtında manifatura  satmaya başlamış. Mahalle mahalle dolaşarak patıska, pazen, entarilik, basma ve gömleklik bez satarmış. Dikiş bilen hanımlara da annemin Singer makinesini kiraya verirmiş. Öğrendiği Arapça ve Rumca,  Bahçe ve Giritli mahallesinde müşteri tutmasına yardım etmişti. Üç yılda eli biraz para tutunca Soğuksu Caddesi’nde anneme küçük bir terzi dükkânı açtı. Dikiş  ve onarım  işleri yapıyordu.


1940 yılında babam İstanbul’dan iki eski  dokuma makinesi satın aldı. Bunları onararak başörtüsü  dokumaya başladı. Gerçi çıkardığı mal güzel değildi ama, Sümerbank’ın vesika ile sattıklarından  daha ucuzdu.”


“ Naum” dedim, “1948 yılında göç etmekle büyük hata yaptınız. 1950’de Bayar ve Menderes  rejimi ile Türk ekonomisi hızla  gelişmeye başlamıştı. Gitmeseydiniz, babanın iş bilgisi ile hem kendinize hem ülkeye faydanız olurdu.”


*

“ Dediğin doğru” dedi  Naum. “ Devletin gayrimüslimlere uyguladığı politika bizi yıldırmıştı. Bu gerçeği 1942 yılında  gördük.  O  yaz  Musevi ‘persona non grata’ olmuştu. O yıl Yahudi balık ise,  denize girmesi  yasak olacaktı. Kuş ise kanatlı olması kanuna aykırı idi.  Köstebeğe benzeyen  Yahudilerin toprakta yuva yapması yasaklanacaktı. O yıl Ankara Hükûmeti   Türkiyeyi iktisaden   elli yıl geriletti.  Mağara devrine götürdü.”


*


“Naum” dedim,” bu saçma fikri de nereden çikardın? Yanlışını düzeltmek isterim. İsmet Paşa rejimi ile Türkiye’de de demokrasi başlıyordu.”


“Haklı olabilirsin” dedi, “ama Sayın Rüştü Saraçoğlu’nun bundan hiç haberi yoktu.
Olaylara  beraber  bakalım. 1942  yazında  Saraçoğlu Hükûmeti,  azınlık tüccarlarının vurgunculuk, karaborsacılık yaptığına dair haber yayınlamaları için İstanbul gazetelerini   teşvik ediyordu.  Türkiye’nin en büyük ekonomik sorununu  karaborsacı Yahudiler olarak görüyordu. İktisatçısın; karaborsacı dediğimiz tüccar arz ve talep kanununa  uyar. Yüksek fiyat, az olan malın en elverişli şekilde kullanılmasını sağlar.


*


O yaz babam mahalle mahalle dolaşıyor, Girit’li hanımların yaptığı portakal tatlısı karşılığında  onlara bez başörtüsü satıyordu. Takas olarak aldığı Patlıcan ve yeşil domates turşularını da şehrin zengin semtlerinde paraya çeviriyordu. Nesim Bezler Efendi ile sıska eşeğinin Mersin’in ekonomik hayatını felce uğrattığını  düşünmek,  aklın eksikliğini  değil, bir niyeti gösterir.


*


Ahmet Emin Yalman Vatan gazetesinde azınlık tüccarlarının vatan sevgisinin olmadığını, vatanın  çıkarlarını  korumadığını yazıyordu.


 O güz Alman tanklarının mermilerini karanlık soğuk evlerimizde duymağa başladık.


*


1942 yılının son ayındaydık. Babamın ve annemin üzgün bir gecesini anımsarım.  Babam her zamanki gibi yemeğe geç gelmişti. O gece babam Nesim’le  eşeği eve ıslak geldiler. Nesim yorgundu üzgündü.Yemek odasındaki elektrik ampülü de  ışıtmayacak kadar zayıftı.


Dışarda yağmur. Düşen  yağmur damlalarını duyacak kadar sokakta Yahudi sessizliği vardı.
Alman bomba uçaklarından, özellikle Yahudi olarak  evimizin nerede olduğunu gizlemek istiyorduk.

Pencere camlarımızı  mavi çivitle boyamıştık.

Sonra bir satıcının sesi karanlığın içinde yankılandı.

“Yeni patlamış darı.  Tası bir kuruş.”

  Babam pencereden dışarı sarktı.  Yaşlı bir adam. Sırtında çuvalı.

 “ Şalom ‘ dedi.

  “Şalom “ dedi yaşlı adam. “Baba”  dedim, “ satıcının Yahudi olduğunu nereden biliyorsun?”

 “Naum” dedi “bu yağmurda bu yaşta çalışmaktan yılmadığından...  Bu mecidiyeyi bu yaşlı adama  verir misin?”

*

Sonra anneme döndü. “Miryam dedi “işler kötü. Hükümet dış düşmanı unuttu. Bizi buldu.
Anadolu’da bir milyon genç asker. Tarlalar boş. Buğday eken yok. Suçlu Nesim Bezler . Ekmek pişiren azaldı.  Ekmek kıt. Suçlu.  Ekmeklerin hepsini  Nesim ile eşeği yemiş…


Memleketi yıkanlar,  Anadolu’yu perişan edenler. Hep  pis karaborsacı. Yahudi hep.


*


Annem “Ne oldu?” dedi.


Babam “Sevgili Miryam, beni zengin eden yalnız güzelliğin olmadı. Saraçoğlu Hükûmetinin 1942 tarihli 4305 sayılı kanunu da beni zengin etti. Sayın Şükrü Saraçoğlu beyefendi, bana  ‘Oğlum Nesim’ dedi, “sen  zengin oldun. Elindeki  paranın bir kısmını senden Varlık Vergisi olarak alacağız.  Hoş göresin. Bir iki yıla kadar seni yine zengin yaparız.’ İşte güzel Miryam. Kocanın ne kadar önemli insan olduğunu bilmeni isterim. Tek eşeği olan seyyar satıcıyım.  0n bes  bin lira Varlık  Vergisi ödeyeceğim. İnan  ki gözümü kırpmadan ödeyeceğim.   Daha düne kadar böyle bir rakamın olduğunu bile bilmiyordum.”


*


İki yıldır böyle bir şeyin başımıza geleceğini  tahmin ediyordum. Bunun için para biriktirmeye başlamıştım.


*


Bugun defterdar  yardımcısını görmeye gittim. Makamına girdim.


“Muhterem beyim” dedim, “adım Nesim Bezler.  Bana takdir ettiğiniz 15.000 lira Varlık Vergisini  ödemek için geldim. İşte iki yılda biriktirdiğim bütün para 1365.26 lira.

 Borcumun kalanını  20 yılda ödeyeceğim.Yalnız lütfen bana eşeğimi bırakın.Yahudiyim ben, yeniden ayağa kalkmasını  biliyorum.”

Muhterem defterdar yardımcısı  güldü.

“Oğul” dedi, “sen   dürüst bir insana benziyorsun. “Yirmi sene  çalışmana gerek yok. Devletimiz  cömert bir devlettir. Şu 15 lira 26 kuruşunu  geri al. Senin borcun yanlış yazılmış.  Yalnız 1350 lira olacaktı.  Evine git rahat uyu. Bu ülkenin sevgili kulusun”.

Sonra vergi listesini  çıkardı. Nesim Bezler’in borcunun  üstünü çizdi. 15 bin yerine 1350 yazdı.

 *

Sonra babam annemin elini tutu.

“Tatlı  Miryam” dedi, “Sen yanımda güzel, karşımda sağlıklı,yemek masamda pişirdiğin yemek kadar lezzetli olursan, seninle  yeniden hayata başlamak benim için zevkli olacaktır. Genç  bir Nesim olarak seni tekrar öpmeye can atıyorum. On bes bin değil. Dünyanin bildiği en büyük  rakamı vergi  olarak ödemeye hazırım. Miryam, güzelim, seninle  yirmi yaşında  fakir bir Yahudi olarak hayata başlayabilseydim... Kendimi dünyanın en zengin insanı sayardim.”

Please enter the text shown in this picture:

Küfür, hakaret, ırkçılık ve nefret içeren yorumlar yayınlanmayacaktır. Lütfen kişilere saygılı olun ve fikirlere cevap verin

Haber Merkezi