Haber Merkezi

16/09/10

Anti-Semitizm'in Değişen Coğrafyası

DENİZ TANSİ

 

Anti-semitizm (Yahudi karşıtlığı) kavramı dillendirildiğinde, ilk çağrışım yaptırdığı tarihsel-coğrafi alan Avrupa’dır. Bu konu genelde Nazilerin faili olduğu, insanlık adına utanç veren Yahudiler’e yönelik soykırım (Holokost) uygulamasıyla anılır. Deyim yerindeyse, Naziler’in politikaları, asırlarca süren bir bilinç altının dışa vurumudur.

 

 Avrupa’da Yahudiler’den arındırılmış bir doku yaratmak, Hristiyanlığın dinden öte, kıtayı birbirine bağlayan temel bir ortak dinsel-kültürel değer olarak kabulü, kuşkusuz bu kanıyı pekiştirmiştir. Vatikan’ın yaklaşımları da, tarihsel süreç içinde, mevcut önyargıları arttırmıştır.

 

 Asırların analizini yapmak, odaklandığımız konuyu dağıtabilir. Modern zamanlarda, özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde, Orta Avrupa kaynaklı anti-semitizm, “kana ve ırka dayalı milliyetçilik” anlayışının popülerleşmesiyle yaygınlaşmaya başlamıştır. Geç modernleşen Almanya ve dağılmakta olan Avusturya-Macaristan imparatorluğunda, Rus çarlığında bu tür bakış açıları, zaman içinde yaygın bir kitlesellik kazanmıştır.

 

 Bununla birlikte, birtakım baskı politikaları, sistemiklik kazanmamış, ancak bilinç altında güçlü bir tortu yaramıştır.

 

 Avusturya doğumlu Hitler’in “Yahudi düşmanı” olması, bu etkilerin izdüşümünde ele alınabilir. Ne yazık ki, son zamanlarda Türkiye’de de çok satan Kavgam adlı kitabında, Hitler temel bakışını Yahudiler’i her türlü kötülüğün nedeni olarak görerek, “günah keçisi” haline getirme ve kendince yaptığı değerlendirmelerde, finans, sanat, siyaset, kültür, bürokrasi vs. alanları ele geçiren Yahudiler’den “toplumu arındırma” anlayışını ortaya koymuştur. Öjeni adı verilen “ırkın sağlığı” politikasında da “saf ırk tezi”ni “Yahudiler’den arındırılma” ile anlatmış, daha II.Dünya Savaşı başlamadan, 1938’deki Kristal Gecesi’nde yaptırdığı “yağma” hareketiyle, sermayenin el değiştirmesi sürecini hızlandırmıştır. Gelişmelerin gerisi malum. Yahudiler’in “getto”larda toplanması ve toplama kamplarına gönderilerek yok edilmeleri.
 

 

Bu vahşeti besleyen “bilinçaltı”, Hitler’le birlikte tabir-i caizse “kusmuştur”. Üstelik Hitler’in yönetiminde Naziler, sadece Almanya’da değil, işgal ettikleri Fransa’dan Polonya’ya kadar, Holokost konusunda bir hayli gönüllü işbirlikçiler bulmuşlardır. II. Dünya Savaşı’nın sonunda her ne kadar Hitler “kötülüğün kaynağı” ilan edilse de, Avrupa’da Yahudiler soykırıma uğratılmış, “etnik temizlik” tamamlanmıştır. 19. yüzyılın sonundan itibaren Filistin’e süren “Yahudi göçü”, II. Dünya Savaşı’nda Holokost’tan kaçışla hızlanmış, “Yahudisiz Avrupa”, Yahudi devletine karşı tavır almaktan ziyade, tüm Yahudiler’in toplanacağı bir İsrail’i, Avrupa’daki Yahudi varlığı olmamasının güvencesi olarak görmüştür…

 

 

AVRUPA ORTADOĞU’YA ANTİ-SEMİTİZM İHRAÇ EDİYOR…

 

 II. Dünya Savaşı sonrası, Holokost’un tanınması ve “insanlık suçu” olarak kabul edilmesi, Almanya’nın İsrail’e “tazminat” ödemesi, Avrupa açısından bir “özür” ya da “günahlardan arınma” olarak ifade edilebilir.

 

 1947’de BM Genel Kurulu’nda, Britanya mandası olan Filistin topraklarında, bir Yahudi ve bir Arap devleti kurulmasının onaylanması ve 1948’de bu zeminde İsrail’in kurulmasıyla, Yahudiler için yeni bir sorun ortaya çıktı. Araplar, İsrail’in kuruluşunu “El Nakba” yani “kıyamet günü” olarak adlandırdılar. Kurulduğu an Arap ükeleriyle savaşa girmek durumunda kalan İsrail, 1949 mütarekesinde, 1947 topraklarından daha fazla bir teritoryal alanda, ülkesinin toprak bütünlüğünü sağladı. Batı Şeria’yı Ürdün, Gazze’yi Mısır işgal etti.

 

1949-1967 arasında, ne Mısır, ne de Ürdün işgal ettikleri alanda bir Filistin devleti ya da Filistin özerkliğinden veya en azından Filistin entitesinden söz etmediler. 1958’deki El Fetih örgütlenmesine dek, ayrı bir Filistin örgütsel yapılanması dahi olmadı. El Fetih ve Filistin Kurtuluş Örgütü –ki El Fetih en büyük bileşeni idi-, silahlı propagandayla Filistin konusunu dünya gündemine getirdiler.

 

 1950’lerden itibaren, “milliyetçi-sosyalist” çizgideki Mısır devlet başkanı Nasır, İsrail karşıtlığı ve anti-semitizmin adeta bayraktarı olmuştur. Suriye ve sonraki yıllardaki Baasçı rejimler için de, “İsrail’i denize dökme”  sloganı, hep “işe yarayan” bir siyasal nemalanma aracı olmuştur. 1967’de Mısır ve Ürdün’ün işgal ettiği Gazze ve Batı Şeria’da işgal edenler yer değiştirince, kısacası İsrail bu toprakları ele geçirince, söz konusu ülkeler dahil hepsi “işgal karşıtlığı” teması üzerinde durmuşlardır. Belki de bu süreç içindeki en doğru tavırları, Batı Şeria ve Gazze’den, “kurulacak bağımsız bir Filistin devleti” lehine feragat etmeleridir.

 

 1950’lerden 1980’lere kadar, Sovyet yanlısı Baasçı rejimlerin hedefindeki İsrail, Soğuk Savaş sonrası, İran yanlısı Hizbullah ve İran’la işbirliği içindeki Hamas’ın hedef tahtası içine yerleşmiştir. İran-Suriye ittifakı, bu tutumda ön planda yer alırken, Batı yanlısı Sünni rejimler, Arap Barış Planı dahil, birtakım girişimlerle İsrail’le barış yapmanın yolunu aramışlardır.

 

 Avrupa, Holokost’u Naziler’e havale ederek “insanlık suçu”dan sıyrılırken, kıtasından gönderdiği Yahudiler’in kurduğu İsrail konusunda da, son yıllarda çelişik tutumlar almış, İsrail-Filistin sorununa, sanki hiç kendi dahli yokmuşçasına “uzaktan bakmayı” tercih etmiştir. ABD’yi bu yüzeyde, farklı bir konumda değerlendirmek gerekir.

 

 

ANTİ-SEMİTİZME MEŞRUİYET ALANI ÇİZİLİYOR…

 Avrupa’dan Ortadoğu’ya ihraç edilmiş anti-semitizm için en “verimli alan”,  İsrail’in birtakım politikaları olarak gözüküyor. “Devlet olmayan örgütler”le mücadele eden İsrail, bir devlet olarak savaş hukukuna bağlı kalmak durumunda iken, Hizbullah-Hamas çizgisi, herhangi bir uluslar arası hukuk kaidesi gözetmeksizin, sivil-asker ayırmadan eylem gerçekleştirebiliyor. Bu konu gündeme getirildiğinde, Filistinliler’in mağduriyeti ile örgütlerin siyasal propagandası birbirine karıştırılıyor. İsrail, “orantısız güç” kullandıkça da, ölen Filistinliler’in mağduriyeti, söz konusu örgütleri daha da güçlendiriyor.

 

 İsrail’e karşı düşmanlık güden cephenin öncüsü konumundaki İran’ın lideri Ahmedinejad ise, işi “soykırım inkarı”na ve Hitler övgüsüne kadar vardırdı. Nasıl Hitler Avrupa’nın anti-semitizmini kusmuşsa, Ahmedinejad ta, Ortadoğu’daki anti-semitizmi kustu. Holokost’u yok sayarak ya da hafifleterek, Yahudiler’e karşı, “yeni kampanyalar” üretmek, bir hayli “avantaj” sağlar durumda ele alınıyor.

 

 Değişik ülkelerdeki Yahudi nüfuslarına şiddet uygulayacak bir fırsat kalmadı. Zira, Avrupa’da zaten kayda değer bir Yahudi nüfustan söz etmek zor, Ortadoğu’da ise, İsrail kurulduktan sonra çoğunluğu göç etti.

 

 Bu sefer Yahudiler’in toplu yaşadığı İsrail’i hedeflemek, Yahudiler’in yok edilmesi stratejisinde değerlendiriliyor. Sık sık İran ve İran yanlısı örgütler, bu meyanda “İsrail’i yok etmek”, “İsrail’i denize dökmek” sloganlarını kullanıyorlar. (ABD’deki Yahudi nüfus ve etkin Yahudi lobisi bu yüzden İslamcılar’ın tepkisini çekiyor.)

 

 Ahmedinejad’ın ısrarla İsrail’in varlığının sona erdirilmesi söylemi, İsrail’e dünyanın bir başka yerinde toprak arama önerileri tesadüf olmasa gerek..

 

 Son zamanlarda Türkiye’de sözde ulusalcılıktan İslamcılığa kadar uzanan geniş bir spektrumda, her bir olayda “Yahudi parmağı” ya da “İsrail parmağı arama”, “Sabetay avı”na çıkma, İslamcılığın meşruiyet zeminine hizmet etmektedir.

 

 İsrail’i eleştirmekten ziyade, Yahudi kavramını tek başına “ötekileştirmek”, tarihteki yaşananlar anımsandığında ürküntü  vermektedir.

 

 

ANTİ-SEMİTİZM İSLAMOFOBİA’YI BESLİYOR…

 

 

İlginçtir, anti-semitizmin doğduğu kıta olan Avrupa, bugün de İslamofobia (İslam korkusu)na ev sahipliği yapmaktadır. 19. yüzyıl sonlarından, II.Dünya Savaşı sonuna kadar, anti-semitist politikalar, Naziler’in “hizmetiyle”, Avrupa’nın “Yahudiler’den temizlenmesi” sonucunu doğurmuştu. İsrail’in kurulmasıyla da, Avrupa’nın “saf kültürü” garanti altına alınmıştı.

 

 Bugün ise, Avrupa’nın emperyal döneminden kalan, eski sömürgelerden gelen, yerleşik ya da vatandaş olan, son yıllarda, pek çok Avrupa ülkesinin göz yummasıyla “kaçak göç”le gelen ve “yasal göç”le yerleşen, Müslüman nüfuslu kesimler Avrupa’nın pek çok ülkesinde yaşamakta ve sayıları hızla artmaktadır. Üstelik Müslüman nüfuslu kitlelerin, ülkeleri de vardır. Ve bu ülkeler Ortadoğu’da yer almaktadır.

 

 Yahudiler’e uygulanan Holokost’un, farklı koşullar nedeniyle Müslüman kitlelere uygulanması söz konusu değildir. Ancak İslamofobia, “dışlanma, sınır dışı etme, kılık-kıyafetle uğraşma” gibi, ciddi yan etkileri içinde barındırmaktadır. Fransa’nın Romanlar’a uyguladığı siyaset te, diğer AB ülkelerinin de tavırları eklenince kaygı vericidir.

 

 Bu çerçevede, anti-semitizm her ne kadar coğrafya değiştirse de, eski coğrafyasında İslamofobia vardır.

 

 Ortadoğu’da anti-semitizme dayanan nefret ve çatışma arttıkça, terör hareketleri 11 Eylül dahil yoğunlaştıkça, Avrupalılar doğrudan Müslümanlar’ı “ötekileştirerek”, tüm kötülüklerin kaynağı olarak göstereceklerdir.

 

 O yüzden, İsrail-Filistin arasında başlayan “doğrudan görüşmeler”in başarıya ulaşması önemlidir. Bu noktaya ulaşılabilirse, “insanlık suçları”na neden olabilecek akımların engellenmesine olanak sağlanacaktır…         

Please enter the text shown in this picture:

Küfür, hakaret, ırkçılık ve nefret içeren yorumlar yayınlanmayacaktır. Lütfen kişilere saygılı olun ve fikirlere cevap verin

Haber Merkezi