Haber Merkezi

04/05/12

20 SINIF İHTİYAT OLAYI

 





Rıfat N. Bali

Türkiye'deki azınlıkların ortak hafızalarında en az Varlık Vergisi kadar yer etmiş olan, ancak buna karşılık fazla tahlili edilmemiş bir diğer olay daha vardır. Bu olay İkinci Dünya Savaşı'nın en kritik zamanında, Almanların Türkiye sınırına yaklaştıkları bir dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, askerlik hizmetlerini bitirmiş ve ihtiyata ayrılmış yirmi sınıf vatandaşı bir kere daha silah altına almasıydı. Bu olayın özelliği silah altına alınan bu yirmi sınıf ihtiyatların sadece gayrimüslim vatandaşlardan oluşmasıydı.

 



Yirmi sınıf gayrimüslimlerin silah altına çağrıldıkları tarih kesin olarak belli değildir, ancak üç değişik kaynağın verdiği tarihlere bakılırsa bunun 1 ila 15 Mayıs 1941 tarihleri arasında olduğu kesindir. Silah altına alınma kararı son derece titiz bir şekilde tasarlandı. Böyle bir kararın uygulanmasının öncesinde kararın hiçbir şekilde ilgili mercilerin dışında bilinmemesine özen gösterildi. Sıkıyönetim altında olan Türkiye'de, uygulama sokaklarda yürüyen erkeklerin nüfus cüzdanlarının kontrol edilmeleri ve gayrimüslim oldukları tespit edilenlerin hemen o anda silah altına alınmaları şeklinde gerçekleşti. Polis denetiminden kaçabilmiş olan gayrimüslimler inatla takip edildiler ve arandılar. O anda silah altına alınmış olan erkeklere aileleriyle temas kurup durumu bildirme izni verilmedi. Haber verilmesinin çok gerekli olduğu hallerde silah altına alınan kişiler refakatçı eşliğinde ailelerine gidebildiler. Kolu, bacağı kesik veya kör olanlar hariç hiçbir kişiye çürük veya sakat raporu verilmedi. Bu uygulamalara istisnasız tüm hastanelerde rastlandı.

Kör, topal bakılmaksızın

Yirmi sınıf ihtiyatların silah altına alındıkları tarihte muvazzaf askerlik yapmakta olan Yervant Göbelyan ise ihtiyatların askere alınmaları sırasında kişilerin sağlık durumlarının hiç dikkate alınmadığını, örneğin bu ihtiyatlar arasında tanımış olduğu Rum asıllı Nikola oğlu Teoharı'nın kör, Arslan Yorgo'nun ise zihinsel özürlü olduğunu hatırladığını nakletti. Yervant Göbelyan polislerin sokaklarda yolları kesip, insanları çevirip nüfus cüzdanlarına baktıkları ve gayrimüslim olup hicri 1312 ilâ 1332 yılı doğumlu herkesi anında silah altına aldıklarını aktardı. Bu nedenle de halk arasında bu şekilde askere alınan ihtiyatların "kordon mali" diye çağrıldıklarını hatırladı. Silah altına alınanlara evlerine gidip yakınlarına haber verme ve elbise almaya izin dahi verilmemişti. Bu durumdan haberdar olan aileler askere alınan ihtiyatların bulundukları yere gelip iç çamaşırı paketlerini onlara parmaklıkların arasından uzatabilmişlerdi.

Vitali Hakko anılarında ihtiyata ayrılmış azınlık vatandaşlarının aniden silah altına alınmış olmalarının ruh halini şu satırlarla yansıttı: "Polisler, mağazamıza geldiler, "Vitali sen misin?" dediler.

Ben, "Evet" deyince de koluma girip, "Hadi askere" dediler. Onlara boşu boşuna, askerden yeni döndüğümü, bu işte bir yanlışlık olduğunu anlatmaya çalıştım.

Yanılan benmişim. Hiçbir yanlışlık yokmuş. Üçüncü askerliğim için, bu kez Selimiye Kışlası'na gönderiliyorduk.

Çoğul konuşuyorduk, çünkü askere çağrılmamıştık, askerden yeni dönmüş olmamıza rağmen birçoğumuz evlerimize haber veremeden, birer suçlu, birer kaçak gibi işyerinden alınıp askere sevk edilmiştik. Yaş-baş gözetmeden birkaç sınıf birden askere alınmıştı, ama bu kez farklı bir durum vardı: Aramızda hiçbir Müslüman Türk yoktu. Doğrusu, bu da hepimizin kafasında bir yığın soru oluşturuyordu:

"Niçin yeniden, daha terhisten bir hafta sonra bu üçüncü askerlik?"

"Niçin bir anda apar topar toplandık ve ailelerimize dahi haber veremedik?"

"Niçin nereye götürüldüğümüzü söylemiyorlar?"

Bu soruların hiçbirinin cevabı yoktu. Her cevapsız soru gibi, bu da bizleri endişelendiriyordu. Özellikle aralarında Müslüman Türk vatandaşlarımızın olmayışı bu endişeyi artırıyordu.

" Benzeri bir endişeyi Yahudi asıllı kadın yazar Beki L. Bahar da anılarında yansıttı: "Bu askere alınma işi üstüne ağızdan ağza yayılan söylentiler korkutuyordu... Almanlar Türk hudutlarından içeri girseydi kamplara ilkin onların sevkedilecekleri gibi...

"Yirmi sınıfla birlikte silah altına alınmış bulunan Yahudi asıllı 1897 doğumlu Yaşar Paker o günün şartlarını şu şekilde aktardı: "1941 senesinde yirmi sınıf askere alındı; onların arasında ben de vardım. Orada büyük bir Ermeni müzisyenine rastladım; Yetvart Margosyan. Onun rahatı yerindeydi, birkaç kişi sürekli müzik çalıyorlardı. Oysa bizler, sabahtan akşama taş kırıyorduk." Yaşar Paker kamptaki yaşam şartlarını da şöyle anlattı: "Ben Denizli'nin Çivril kazasındaydım. İlk önce tüm gayrimüslimler Afyon'a yollanmıştı. Orada bir heyet tarafından dağıtıma tabi tutulduk. Çivril'e vardığımızda les gibi kokuyorduk. Oradaki çamurlu kuyu suyuyla yıkanıyor, o suyu içiyorduk. Karavana da o suyla pişiyordu. Tifüs salgını başladı. Beş yüz kişiydik, ben şansıma, salgına yakalanmayan yirmi kişi arasındaydım. Çadırda ön dört kişiydik, on ikisi hastaydı. Çarşaf getirttim, kendime tek kişilik çadır kurdum".

45 yasına kadar olanlar...

O yılları yaşamış olan 1903 yılı doğumlu Israel Geron anılarını şu şekilde dile getirdi: "İkinci Dünya Savaşı'nda bütün azınlıkları topladılar. 45 yasına kadar olan bütün erkekleri askere aldılar ve Anadolu'ya gönderdiler. Ben önce Konya'ya gönderildim. Taş kırdık, yol yaptık. O zamanlar yaklaşık 39-40 yasındaydım. Türkiye savaşa girmedi. Haberleri radyodan dinler, sıramız ne zaman gelecek diye beklerdik. Hitler'in Yahudileri öldürdüğünü bilmedik, detaylı bilgi almak mümkün olmazdı."

Heybeliadalı Rum A. P. de 19 Mayıs 1941 günü silah altına alınan yirmi sınıf ihtiyat arasında yer aldı. A. P. diğer tüm ihtiyatlar ile birlikte Heybeliada'dan Büyükada'daki askerlik şubesine götürüldü. Buradaki işlemler bittikten sonra saat 20.00 civarında vapura binip İstanbul'a gönderildi ve asker sevkiyatının yapıldığı Sirkeci'deki alana götürüldü. A. P. sevk merkezinden tayin olduğu birliğe gönderilene kadar üç gün üç gece boyunca geçici olarak konaklama merkezi haline getirilmiş bulunan Sultanahmet Camii içinde çok zor koşullar altında bekletildi. Yeterli sayıda yatak olmadığı için A. P., caminin bir sütununun altına sığınarak üstündeki elbiselerle uyumaya çalıştı. İhtiyat askerleri üçüncü gün saat 14.00'te caminin iç avlusunda toplandılar. Sırtlarında çantaları ve paltolarını giymiş bir halde saat 18.00'e kadar beklediler. Askerler saat 18.00'de onları beklemekte, ağlamakta ve dua etmekte olan annelerinin, eşlerinin, kız kardeşlerinin arasından geçerek Sultanahmet Camii'nden Sarayburnu'nda bulunan asker sevkiyat alanına kadar yürüdüler. Burada ekmek ve 250 gr. zeytinden ibaret kumanyalarını alıp vapurla Tuzla'ya sevk edildiler. Tuzla'daki ilk gecelemeden sonra A. P. ve diğer ihtiyatlar hayvan taşımaya yarayan 18 m2 hacimli yük vagonlarına kırk kişi binerek ve nereye gittiklerini bilmeden ertesi günün gecesi saat 21.00'de tekrar yola koyuldular. Tüm Heybeliadalılar bir arada olabilmek için aynı vagona bindiler. İhtiyatlar bütün gece yolculuk yapıp İnönü, Bilecik gibi yerlerde ihtiyaç ve yemek molaları verdikten sonra sabah saat 07.00'de Afyon'a vardılar. Burada ihtiyatlar bölük, takım ve mangalara ayrıldılar. Bütün Heybeliadalı Rumlar bir manga oluşturdular, manga onbaşısı olarak da Makri Manolaki görevlendirildi. Burada bir süre kalındıktan sonra 21 Haziran 1941 cumartesi günü Kütahya'nın Tavşanlı ilçesine sevk edildiler. Yolculuk yine 18 m2'lik yük vagonlarında yapıldı, ancak bu kere kırk yerine kırk iki kişi bir arada yolculuk yaptılar. A. P. anılarında Tavşanlı halkının Afyon halkına göre çok daha misafirperver ve cana yakın olduğunu belirtti.

Vitali Hakko anılarında ihtiyat olarak askere tekrar alındığı ilk günü şu şekilde tasvir etti: "İlk durağımız Selimiye Kışlası'ydı. Bizleri avluda topladılar. Bir ana-baba günüydü. Buradan Haydarpaşa'ya götürüldük. Oradan da vagonlara doldurulduk. Benim şansıma Kandıra'daki bir birlik çıktı. Neyseki eniştem Rafael de benimle birlikteydi. Askerlikte sevk, o sıralarda sınıf usulü olurdu. Altı sınıfı birlikte askere almışlardı. Bizi marşandiz vagonlarına "yüklemişlerdi". Tüm ihtiyaçlarımızı bu vagonda gideriyorduk. Aramızda ak saçlı altmış yaşında Rumlar, Ermeniler, Museviler vardı. Bunlar bu sınıftan olmadıkları halde yalnızca gayrimüslim oldukları için askere alınmışlardı. Bu insanlar kaderlerine ağlıyorlardı."

Silah altına alınan gayrimüslimler beş bin kişilik kamplarda ikamet ettirildiler. Bu kadar çok sayıda gayrimüslimin bu kamplarda tutulmaları İstanbul'daki azınlık çevrelerinde büyük endişelere yol açtı. Silah altına alınan gayrimüslimler sivrisinek, sıtma, bataklık, rutubet, çamur, aşırı sıcak, şu darlığı gibi kötü çevre koşullarına sahip ve altyapısı mevcut olmayan kamplara gönderildiler. Kamplardaki bu tür kötü sıhhi koşullardan dolayı meydana gelen yüksek orandaki ölüm haberlerinin İstanbul'a ulaşması ile İstanbul'daki azınlık çevrelerinin endişeleri daha da arttı. Anadolu'nun çeşitli kamplarında toplanmış olan gayrimüslimlere tüm kamplarda benzeri şekilde davranılmış olması bu konudaki emrin belirli bir merkezden geldiği kuşkusunu yarattı. Kazma ve kürekler, inşaat işlerinde çalıştırılan askerlere çalışma sahasına varıldığında dağıtılıp, akşamları kışlaya dönüldüğünde toplattırıldı.

Silah verilmeksizin

O yıllarla ilgili bir diğer ani kırıntısında da Yahudi asıllı İzak Meyohaş, babası Yakup Meyohaş'ın ihtiyat olarak tekrar silah altına alındığında yol inşaatlarında çalışmak üzere Yozgat'a ve Kandıra'ya gönderildiğini ve babasıyla birlikte silah altına alınan tüm azınlık ihtiyatlarına silah verilmediğini aktardı. Evelyn Lyle Kalçaş, anılarında Rum asıllı eşi Homer Kalcaoğlu'nun 1941 yılında bir kere daha silah altına alındığını, silah altına alınanların tümünün gayrimüslim olduğunu, bu insanların Çivril, Karadeniz sahilindeki iller gibi uzak yerlere gönderildiklerini yazdı. Homer Kalcaoğlu Karamürsel'e gönderildi. Kendisinin gülle atma şampiyonu olduğu öğrenilince en büyük taşları kırmakla görevlendirildi. Aynı birlikte olup, meslekleri ayakkabı imalatçılığı olan gayri müslimler ise daha küçük taşları kırmakla görevlendirildiler.

İhtiyat olarak silah altına alınan gayrimüslimlerin bir bölümü Ankara'da eski bir bataklık olan bugünkü Gençlik Parkı'nın bulunduğu sahaya yerleştiler ve bu sahanın ağaçlandırılmasında çalıştırıldılar.

O yılların ihtiyat askerlerinden Jak Kreşpi ve Jak Biçacı yıllar sonra yarı şaka, yarı ciddi "Gençlik Parkı bizim eserimiz, kupkuru bir topraktı" diyeceklerdi. O yıllarda muvazzaf olarak askerlik yapmakta olan Alber Berkman'a göre hicri 1312 ila 1320 yılları arasında doğup Türkiye'nin Avrupa kıtasında yani Trakya'da ve İstanbul'da yerleşik olan gayrimüslimler 1941 yılının Mayıs ayında silah altına alındılar. Bunlar aynı yılın Aralık ayında terhis edildiler. Hicri 1320 yılından sonra doğmuş olan ihtiyatlar ise daha uzun süre silah altında kaldılar. Anadolu'da yerleşik olan gayrimüslimler ise yaklaşık on sınıf olarak 1941 yılının Mayıs ayında değil, daha ileri bir tarihte silah altına alındılar. Silah altına çağrılan ihtiyatlar 25 ila 45 yaş arasındakilerdi. Halk arasında yeni doğan çocukların nüfus idarelerine geç kaydedilmeleri olağan olduğu için gerçekte 20 ila 60 yaş arasındaki ihtiyatlar silah altına alındılar. Bu şekilde silah altına alınan azınlıklar değişik bölgelerdeki birliklerde kalmalarına rağmen maruz kaldıkları davranışlar hep aynıydı. İstanbullu Rumlardan Z.'ye göre Albay Ali Fuat Cebesoy ve Binbaşı Şeref Zorlu Nafia Vekaleti'ne bağlı olarak askere alınmış olan ihtiyatlardan sorumlu oldular.

Yirmi sınıf azınlık ihtiyatın askere alınması azınlıkların popüler kültürüne de yansıdı. Yahudi vatandaşlar bu olay nedeniyle bestelenmiş olan ve Türkçe çevirisi şöyle olan bir İspanyolca şarkıyı kendi aralarında terennüm ettiler:

"Yeni havadışı duyar duymaz hepimiz hasta olduk/ Şubede yeni ilanı tahtaya asılı bulduk. /Otuz dokuzlukları çağırıyorlar/Yaş, kuru demeden herkesi sürüklüyorlar./ Bütün gün kızgın güneşin altındaydık./ O yabancılar gibi yaşardık./ Yeniden bizlere kazma kürek dağıttılar/Hepimizi koyun gibi ikişer ikişer saydılar.(...)"

Aynı dönemde yirmi sınıfla tekrar askere alınan 1322 (1904) doğumlu Yaakov Mızrahi de bu olayla ilgili anılarını şöyle anlattı: "Zor yıllar, evet gerçekten onlar çok zor yıllardı. Hani "Vente Klasaş" (20 sınıf) dedikleri yıllar. Elbette, tabii ki ben de o dönemden payımı aldım. Önce Afyonkarahisar'a gittim. Sonra kur'am Çivril'e düştü. Çivril'de sıtma oldum, sorma gitsin. Kendimden geçtim, beni arabaya attılar, revir gibi kullanılan bir otele götürdüler. Benim gibi daha birçok arkadaşım sıtmaya yakalandı. Dört, beş kişi orada öldü. Çivril'deki Müslüman mezarlığında gömülüdür onlar. O hasta halimizle bizi İstanbul'a geri yolladılar. Pendik'in daha yukarısında bir yere götürdüler. Karım beni ziyarete geldi. İyileştim ve sonra tezkere verdiler."

O yıllarda ön yaşlarında küçük bir kız olan Lidya Kastoryano bu olayın vahametini daha sonra idrak etti ve anılarında bu olaydan şöyle söz etti: "1941 yılının başında yaşadığım apartmanda büyük bir kargaşa oldu. Salamon'un bütün arkadaşları silah altına alındılar.

Lidya çok sonra silah altına çağrılanların sadece azınlıklar olduğunu öğrendi, savaş nedeniyle hükümetin Silahlı Kuvvetleri'ni güçlendirmek istediğini sanıyordu. Bu yaştaki insanları saçları kazılmış ve gerçek askerlerinkine benzemeyen köyü renkte üniformalar ve kötü şekillenmiş çizmeler içinde görmek onu güldürüyordu.

Lidya Kastoryano'nın komşusu Vitali Alaton da yirmi sınıf ihtiyatlarla birlikte 18 ay süreyle tekrar askere alındı, daha sonra da kendisine tahakkuk edilen Varlık Vergisi'ni ödeyemediği için Aşkale'ye gönderildi ve toplam 44 ay için de buhran geçirdi.

Yirmi sınıf gayrimüslimin silah altına alınmış olmaları Türkiye'deki Yahudi cemaatinin çok değişik tabakalarına mensup insanları bir araya gelip aynı kaderi paylaşmalarına yol açtı. Milyonerlerden fukaralara, patronlardan memurlara, tahsilli kişilerden tahsilsiz işçilere, tüccarlardan katiplere, sağlıklı olanlardan hasta olanlara, dindar olanlardan dine önem vermeyenlere kadar değişik sosyal sınıflara ait Yahudiler bir arada yaşayıp aynı kadere ortak oldular. Silah altına alınan tüm Yahudiler büyük bir korkuya kapıldılar, aţağılandıklarını hissettiler. "İstanbul'u unutunuz!" diye bağıran çavuşları ve subayları duydukça umutsuzluğa kapıldılar. "İstanbul'u unutunuz!" sözleri dönemi yaşamış tüm azınlıkların hafızalarına yerleşti.

Gayrimüslim ihtiyatlar 1941 yılının Mayıs ayında silah altına alındıktan sonra, aynı yılın Haziran ayının sonu veya Temmuz ayının ortasına kadar yakınları tarafından ziyaret edilmelerine ve fotoğraflarının çekilmesine kesinlikle izin verilmedi. Bu tarihten sonra da gayrimüslim ihtiyatlar yollanmış oldukları bölgelerden alınıp iklim ve çevre koşulları daha olumlu olan başka bölgelerdeki askeri kamplara gönderildiler.

Nazilerin Avrupa'da Yahudileri soykırıma tabi tuttukları bir ortamda yirmi sınıf ihtiyatın askere alınması azınlıklar arasında en çok Türkiye Yahudilerini etkiledi. Türkiye Yahudileri sonlarının yaklaşmış olduğunu ve Avrupa'daki kardeşleri gibi kendilerinin de soykırıma uğrayacaklarına inanmaya başladılar. Bunda rol oynayan en büyük etken, Nazi Almanyası'nda Alman vatandaşı Yahudilerin toplanıp temerküz kamplarına gönderilmesine benzer bir şekilde, Türkiye'de de bu seferberlik sırasında sadece gayrimüslimlerin ihtiyat olarak silah altına alınmış olmalarıydı. Türkiye Yahudileri bu nedenle içinde bulundukları durum ile Alman Yahudilerinin durumu arasında benzerlik gördüler ve sonlarının yaklaşmış olduğuna inandılar.

Vitali Hakko, eniştesi Rafael Elhadef ile birlikte Kandıra'da silah altına alınmış bulunan gayrimüslim vatandaşların günlük yaşamlarını ve korkularını şu satırlarla canlı ve renkli bir şekilde tarif etti: "Kandıra'da açık arazide çadırlar kurulmuştu. On iki kişi, bir çadırda kalıyordu. Bizim çadırda altmış beş yaşında bir Musevi vardı. Geceleri, yatmadan önce sorardı: "Çocuklar uyku duanızı ettiniz mi?" Sanki o babamızdı, bizler de onun küçük çocukları. "Ettik!" derdik. Aramızda başını yastığa koyup bir daha kalkmayacağını sananların sayısı pek az değildi. Geceleyin başımıza bir şeylerin geleceğine inanmaya başlamıştık. Ben, her zamanki iyimserliğimle, buna inanmıyor ve çevremdekilere de binbir yalan uydurarak moral vermeye çalışıyordum. Çok şükür anlayışlı bir komutanımız vardı. Belki kim olduğumu (yani İstanbullu bir tüccar) biliyordu, belki bilmiyordu. Bir gün beni çağırıp kantin sorumluluğunu bana verdiğini bildirdi. Ben de, böylesi bir yükün altından bu kısa boyumla kalkamayacağımı ileri sürüp, Rafael'i yanıma yardımcı olarak istedim.

Rafael'in eniştem olduğunu biliyordu. Ama bir şey demedi. Böylece "Uzun Bacak ile Bacaksız" diye adlandırılan ikilimiz, kantinin sorumluluğunu yüklendi. Tabii, her şey, bu satırları yazarkenki rahatlık içinde geçmedi. Günler uzundu, geçmek bilmiyordu. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimilerine göre, Hitler Trakya sınırlarımıza dayanmıştı. Kimilerine göre, Türkiye'ye Kafkaslar'dan saldıracaktı. Aramızda soğukkanlılığını koruyup, bu konularda spekülasyon yapmayan, yalnızca subaylardı. Onlar olağan bir hayatı yaşıyorlardı. Onlara baka baka, ben de öylesi bir askeri yaşam tarzını seçtim. Kendi kendime, "bugüne kadar savaşa girmedik, bundan sonra da girmeyiz" diyordum. Ama her yerde olduğu gibi orada da som ağızlılar vardı. "Sen istediğin kadar girme. Ya Alman seni savaşa sokarsa? Ülkeni işgal etmeye kalkarsa?" diyorlardı. Bunları düşünmek bile istemiyordum.

Geceleri ot yatağıma uzandığımda, düşündüğüm yalnızca savaşın bitmesi, insanların normal koşullar içinde çalışıp yaşamaya başlamasıydı. Bu öylesine tatlı bir düştü ki, kendimi Şarlo'nun filmlerindeki naif kahraman gibi hisseder, savaş sonrası yapacaklarımı tasarlar ve sonra derin bir uykuya dalardım. Sabah uyandığımda günün gerçekleriyle karşılaşırdım. Günün gerçekleri insanlardı. Karamsar, umutsuz, yarı aç, yarı tok, hayattan bıkmış insanlar. "Bu savaş bitmez" diyenler. "Bu savaşın sonunu bizler görmeyiz" diyenler. "Doğu Avrupa'daki pogrom, Hitler sınırları aştığında burada da yaşanacak" diyenler. Sanki herkes hayata elveda demek istiyordu."



1941 yılının Kasım ayında Bursa Mustafa Kemal Paşa'da bulunan Mollaköy askeri kampında Kuzguncuklu Vitali adlı bir Yahudi'nin döküntülü tifüs sonucu ölmesi üzerine kampta, hamam ve sterilizasyon merkezi kurulmasına karar verildi. Bu emrin kamp komutanlığına gelmesi ve askerlere duyurulması üzerine Yahudi asıllı askerler büyük bir korkuya ve paniğe kapıldılar. Bunun nedeni de Nazilerin işgali altında bulunan ülkelerdeki Yahudilerin de temerküz kamplarına toplattırıldıktan sonra benzeri şekilde elbiseleri çıkarılıp gaz odalarına gönderilmeleri idi. Bursa kampındaki Yahudiler de kendilerine aynı şeyin uygulanacağını sandılar. Paniğe kapılan Yahudiler aylardır aynı kaderi paylaştıkları Ermeni ve Rum arkadaşlarına bu konuda hiçbir şey söylemediler.

Yirmi sınıf ihtiyat 27 Temmuz 1942 günü terhis edildi ve evlerine geri döndüklerinde silah altında iken yapmış oldukları adakları gerçekleştirmeye başladılar. Büyük bir çoğunluğu da İsrail devleti kurulduktan sonra İsrail'e göç etti.

Kötü yaşam koşulları her zaman için geçerli olmadı. Heybeliadalı Rum A.P., 27 Haziran 1941 tarihinde günlüğünde kamp hayatı ile ilgili hislerini şu şekilde ifade etti: "Günler sakin geçiyor. Sadece birkaç angarya. Başka bir şey yok. Yeni subayımız da geldi. Halbuki biz kendi kendimizi yönetiyorduk. Başçavuş: Mihalaki, Çavuşlar: Andranık ve Yuvakım, Onbaşılar: Biz. Yani hiçbir baskı yok. Yani tatil için iyi bir ortam! Tüm bunlara rağmen şikayetimiz var."

Soykırım korkusu

Vitali Hakko da benzer bir şekilde kamptaki yaşam ve çalışma şartlarını "havyarcılık" olarak tarif etti. İhtiyatlar açısından esas sIkIntı ve tedirginlik ne zaman terhis edileceklerinin ve mukadderatlarının meçhul olması ve soykırıma uğrama korkusu oldu.

Silah altına alınan ihtiyatların terhis edilmeleri haberinin onlar üzerinde yarattığı havayı Vitali Hakko su satırlarla ifade etti: "Bitmeyecek hiçbir şey yoktur. Toplam on sekiz ay süren askerliğim de bir gün sona erdi. Tabii sevindik. Ama üç gün sonra yeniden askere çağrılmayacağımızı kim temin edebilirdi. Hiç kimse! Bizler de böyle yarı sevinçli, yarı tedirgin İstanbul'un yolunu tuttuk."

Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak bütün azınlıkların ortak hafızalarında yer etti. Bu söylenti azınlıkların ihtiyat olarak silah altına alınmalarının nedeninin onların kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisi oldu. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak bu tasarıdan haberdar olunca Nafia Vekaleti'ne bağlı olarak askere alınmış olan azınlıkları Milli Müdafaa Vekaleti emrine aldırarak onları kendi emir kumandası altına soktu.

Bu söylentinin ortaya çıkmasındaki neden Anadolu'nun çeşitli yerlerinde silah altında bulunan azınlık ihtiyatlarının hemen hemen tümünün çalışmakta oldukları inşaat işlerinde çukurlar kazarken başlarında bulunan çavuşların ve onbaşıların onlara "Bu çukurlar sizin mezarlarınız olacak!" şeklinde bağırmalarıydı. O dönemi yaşamış olan azınlıklar hayatlarını Mareşal Fevzi Çakmak'a ve Ordu'ya borçlu olduklarını söylediler. Mareşal Fevzi Çakmak'ın adı yirmi sınıf ihtiyat olarak silah altına alınmış olan tüm gayrimüslimler tarafından minnetle anıldı. Hükümetin Yahudileri kitlesel olarak imha etme niyetinde olduğu ve Yahudileri bu kaderden Mareşal Fevzi Çakmak'ın kurtardığı yolundaki söylence, yazarı Türkiye'li bir Yahudi olan bir tiyatro piyesine bile konu oldu. Konusu 1943 yılında geçen bu piyeste Mareşal Fevzi Çakmak Büyükelçi Franz Von Papen'in Türkiye'nin Yahudi vatandaşlarını imha etmesi konusundaki emrine uymayan ve Yahudi vatandaşları koruyarak onları kurtaran kişi olarak temayüz etti.

Olayın nedenleri

Muhtelif kaynaklara göre ihtiyata ayrılmış azınlıkların tekrar silah altına alınmalarının nedeni olarak birbirlerini tamamlayan üç tez vardı:

*Gayrimüslim vatandaşları bir süre ticaretlerinden uzaklaştırıp onları ticari olarak zayıflatmak ve bu yöntem sayesinde Müslüman bir burjuvazinin doğmasını kolaylaştırmak.

*Gayrimüslim vatandaşlara güven duyulmadığından Türkiye'nin savaşa girmesi halinde onların muhtemel beşinci kol faaliyetlerini önlemek için onları kamplarda enterne etmek.

*Nazilerin, dönemin Hariciye Vekaleti'ne yönelttiği talepleri doğrultusunda azınlıkları kamplarda toplayıp enterne etmek.

Gayrimüslimlerin kitlesel bir şekilde silah altına alınmalarının nedenlerinin ve bu kararın nasıl, kimler tarafından ve ne gerekçeyle alındığı konusunda arşiv belgelerine ulaşılmamış olduğundan olayın bu en önemli yanı henüz aydınlığa kavuşmamıştır. O nedenle yukarıda sıralanan ihtimaller arasında, CHP milletvekili Kazım Karabekir'in 20 Kasım 1940 günü CHP grup toplantısında yapmış olduğu ve Nazilerin Türkiye'yi istila etmeleri halinde İstanbul'da yaşayan azınlıkların kaçmaya çalışırken yaratacakları panik ile azınlıkların Nazilerle işbirliği yapıp Türkiye'ye ihanet etme ihtimallerini göz önünde bulundurarak azınlıkların İstanbul'dan Anadolu'ya nakledilmelerini tavsiye eden konuşması da dikkate alındığında, azınlıkların silah altına alınmalarına neden olarak Türkiye'nin savaşa girmesi halinde onların beşinci kol faaliyetlerinde bulunmalarını önlemek en kuvvetli ihtimal olarak gözükmektedir. Azınlıkların beşinci kol faaliyetlerinde bulunabilecekleri varsayımı ise Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye'deki azınlıkların bir bölümünün işgal kuvvetleriyle iţbirliğinde bulunmalarından ileri geldi.

Yirmi sınıf gayrimüslim ihtiyat, 27 Temmuz 1942 tarihinde terhis edildiklerinde yaklaşık üç buçuk ay sonra ikinci bir darbeye daha maruz kalacaklarını akıllarına dahi getirmediler. Bu ikinci darbe 11 Kasım 1942 tarihinde kanunlaşan Varlık Vergisi kanunu oldu. Bilindiği üzere Müslüman bir burjuvazi yaratmayı amaçlayan ve uygulamada gayrimüslimleri ve Dönmeleri Müslüman vatandaşlara göre çok daha ağır bir şekilde vergilendiren bu kanun gereğince kendilerine tahakkuk ettirilen vergiyi ödeyemeyen azınlık vatandaşları Aşkale'ye çalışma kamplarına gönderildiler. 4-7 Aralık 1943 tarihlerinde Milli Şef İsmet İnönü Winston Churchill ve Theodore Roosevelt ile Kahire Konferansı'nda bir araya geldikten ve Türkiye'nin müttefikler yanında savaşa katılmasını kabul ettikten sonra çoğunluğu Yahudi olan binden fazla gayrimüslim mükellef serbest bırakılıp Aşkale'den evlerine gönderildiler.

---------------------------------------------------

Rıfat N. Balı'nın araştırmasının tamamını ve başvurduğu kaynakları Tarih ve Toplum dergisinin (İletişim Yayınları) Kasım ve Aralık 1998 tarihli 179 ve 180. sayılarında bulabilirsiniz

Please enter the text shown in this picture:

Küfür, hakaret, ırkçılık ve nefret içeren yorumlar yayınlanmayacaktır. Lütfen kişilere saygılı olun ve fikirlere cevap verin
halit sönmez
22/06/12 10:21
hadi haklı olun bakalım.sanırım ölen 6 milyon yahudi kardeşiniz sizin için bir istatistikden ibaret.ama türklerin aşkale mevzusunu(ki faşizmin tavan yaptığı 20.yüzyıl ortalarında gayet masum birşeydi)nefret objesi yapın.objektif bakmakda yarar var olaylara.toptancı yaklaşım çok saçma ve yanlış.hangi millet varki geçmişinde kan yok gözyaşı yok ırkçılık yok.
Adınız
27/05/12 07:41
bu olayla ilgili ailemde "vente klasas" diye bahsedilirdi.ve hiç bir zaman sorgulamazdım.sorgulanmazdı da.sanki bu konuda sessiz bir ittifak vardı.ne acı değil mi?geçmişi özelinde dahi olsa da sorgulamamak sorguluyamamak...bu konuda bilinçaltımızı yüzüstüne çıkaran yazara teşekkürler.
Adınız
11/05/12 20:54
ne alakası var mavi marmarayla?biri evinde otururken götürülüyor taş kırmaya,diğeri ise evinde oturmanın dayanılmaz ağırlığını taşıyarak başkasının evinin sınırlarını zorlamakta.halit sönmez gibi beyninde muhakeme yapma güdüsüne sahip olmayanlar bu iki şeyi aynı kefeye koyarlar.
halit sönmez
09/05/12 12:29
tersinden baksanız birde olaylara..ya türkiye de değilde polonyada olsaydı bu yahudiler? aşkalede taş kırmakmı kötü yoksa aşağılanarak acı içinde ölmeyi beklemekmi? yoksa yahudiler mavi marmarada niye yahudileri öldürmediniz diyemi türklerden intikam aldı.tipik stocholm sendromu vakası 6 milyon yahudiyi fırınlayan almanlarla yağlı ballı yahudiler nedense:(((
ALON A
07/05/12 09:07
CANAKKALE VE TRAKYA OLAYLARI VAR. RIFAT BALI HATIRLIYORDUR. OLAYLARI YASAYANLAR HALA HAYATTA. AMA NEDENSE KIMSE KONUSMAZ. SANKI BU KONUDA YAZILI OLMAYAN BIR ANLASMA VAR.
Alon
05/05/12 21:28
Azınlıklarına zulmetmemesiyle, iyi davrandığıyla , kucak açılmasıyla böbürlenenlere ithaf olunur. Bunlar bilinenler, kimbilir bilinmeyen daha neler olmuştur.......

Haber Merkezi